У нас вы можете посмотреть бесплатно 5- RİSALET-İ AHMEDİYE'YE DAİR / 19. Söz, 5. Reşha - 1 или скачать в максимальном доступном качестве, видео которое было загружено на ютуб. Для загрузки выберите вариант из формы ниже:
Если кнопки скачивания не
загрузились
НАЖМИТЕ ЗДЕСЬ или обновите страницу
Если возникают проблемы со скачиванием видео, пожалуйста напишите в поддержку по адресу внизу
страницы.
Спасибо за использование сервиса ClipSaver.ru
/ sozlerdersi https://drive.google.com/file/d/11Xgp... 11:30 “bütün hayvanlardan daha bedbaht eden, vasıta-ı nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı (…)” Vahye tâbî olmadığı haldeki şekli itibariyle aklın tarifi budur. Uyanıklığa geçmeyen biri için bir şeyin farkındalığı aslında acıyı ziyadeleştirir. İnançsız bir insansanız, akıbetinizi düşünmeden (gafletle, adeta uyur vaziyette) yaşamanız hayvanca zevkleri almakta daha elverişli bir durumdur. Hem inançsız hem de düşünen bir insansanız, hayatı anlamlandırmak için her gün ayrı bir sebep uydurup buna kendinizi inandırmanız gerek. 13:58 “niyaz ile nazenin bir sultan ve fîzar ile nazdar bir halife-i zemin olur.” “Sultan” kelimesinin tasavvuf literatüründe velayete bakan bir kullanımı vardır. 15:37 “kâinattaki harekât, tenevvüat, tebeddülât, tagayyürat” Oluş ve bozuluş meselesi, felsefede çok konuşulan bir mesele: Varlık neden geliyor ve geldikten sonra neden durmayıp gidiyor? Bu meselenin merkez risalesi 24. Mektup. Risale-i Nur’un en derin bölümlerinden birisidir. 16:50 Hz. Adem’in sabit olan Cennet’ten çıkarılıp Dünya’ya inmesi, aslında insanın Rabb’ini tanıması içindir. Hz. Adem’in hastalık, yaşlılık, ölüm gibi hadiselerin bulunmadığı bir varlık evrenine indiğini ve neslinin orada çoğaldığını düşünelim. İnsanlığın varlık üzerinde düşünmesi mümkün değil. Mesela hastalık olmasa, sağlığın dereceleri anlaşılamaz. Hem hastalık olacak ki; “şifa verilmesi” anlaşılsın, oradan Şâfî ismi bilinsin, oradan Cenâb-ı Allah tanınsın. Hastalık burada aynanın arkasındaki karanlık veche gibi oluyor. Ölüm olmasa, hayatın verilmesini anlayamayacağız, Hayy ismine intikal edemeyeceğiz. Cennet’e gittiğimiz zaman (orada açlık, hastalık, ölüm olmasa da) burada öğrendiklerimiz bir bilinçaltı muktesebatı olarak oradaki nimetlerin anlaşılmasına vesile olacak. 22:28 Bu dünyanın hamurunda cemâlî ve celalî cilveler beraber yoğrulmuş. İçine adem tohumu atılmış. Her şey helâk olup gidici. Bu durum bizi varlık üzerinde düşünmeye kamçılamış. Varlık hakkındaki sorulara insanlık temel olarak iki tür inanç ile cevap vermiş: Biri materya, diğeri gayb. Materyalistler, eski filozoflardan beri, kendilerini maddenin sabit olduğuna inandırmak istemişler (bu BigBang ile yıkıldı; ama yeni tasavvurlar üretilmeye çalışılıyor). Farklı mezhepleri ile materyalistler gaybın olmadığını iddia etmişler. Her türlü materyalist anlayış, evrimci olmak zorundadır (Evrim fikri Darwin ile başlayan bir düşünce değil). Gayb inancında (yani metafizikçi anlayışta) ise, materyayı belirleyecek bir mânâ evreni olduğunu söylemişler. Yani varlık bir mânâya tâbî. Bizim inancımız ile evrimci anlayış arasındaki temel fark; meselenin nasıl olduğundan ziyade, olan bitenin ardında bir ilim ve hikmetin var olup olmadığı. Madde ve kuvvet dışında bir şeyi kabul etmemek, bir ilim ve iradeyi reddetmek mânâsına geliyor. Bu sebeple materyalistler kâinattaki hareketleri, değişim ve dönüşümleri; anlamsız, abes ve tesadüf oyuncağı olarak görmüşler. 30:05 Felsefecilerin imkân delilini ve kelamcıların hudûs delilini Üstad Hazretleri 7. Şuâ/18. Mertebe’de çok güzel izah ediyor ve özetliyor. Külliyatta buna temas etmediği yerlerde de, imkân ve hudûs meselesi dip akıntısı olarak devam ediyor: İmkan delili FAKR olarak, hudûs delili ACZ olarak. İmkan delili: Mümkün olma durumu, var edecek rahmet sahibi bir zâtı gerektirir. Yani fakr, rahmete karşılık gelir. [Fakr’dan asıl anlamamız gereken, vücuda olan ihtiyacımızdır.] Hudûs delili: Hâdis olma (sonradan var olma) Muhdis’i (bütün varlıkları yok iken var edeni) gerektirir. Bu sebeple acz, kudrete karşılık gelir. [Acz’den anlamamız gereken, vücudu var etmekteki acziyetimizdir.] “Madem âlemde ve her şeyde tagayyür ve tebeddül var; elbette fânidir, hâdistir, kadîm olamaz. Madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni var.” (7. Şuâ) 33:52 Varlıktaki değişim ve dönüşüm imanî nazar* ile abesiyetten kurtulur, “birer mektubat-ı Rabbâniye, birer sahife-i âyât-ı tekvîniye, birer merâyâ-yı esmâ-i İlâhiye ve âlem dahi bir kitab-ı hikmet-i Samedâniye mertebesine” çıkarlar. *{“Kur'ân'dan gelen Nur ve kuvvet-i iman o dalâlet gözlüğünü kırdı, kafama bir göz verdi.” (15. Şuâ)} 36:11 Üstad Hazretleri der ki; adem yoktur. Her şey varlık âlemindedir. Oraya gelen şey yok olamaz. Sadece vücudunu değiştirir, varlığın farklı bir nev’ine geçer: âlem-i ilme geçer. Çünkü “Kun fe yekûn” (Yasîn Sûresi/82) ile oradan geldi. “Ve ileyhi türceûn” (Yasîn Sûresi/83), oraya dönecek. 37:01 Esmâ-i İlahiye’nin sonsuz cilvelerin tazeleşmesi ve güzelleşmesi varlıktaki “tenevvüat, tebeddülât, tagayyürat”ı gerektirir. Ademe ve fenaya gitmiyorlar. Hakikatleri ve mahiyetleri bâkidirler. Nübüvvet olmadan beşer aklı (hepsi toplansa) bunu düşünemez. Bu soruları sorabilir; ama cevap bulamaz.