У нас вы можете посмотреть бесплатно (26) 10.Lem'a/2, Sh 44|Hulûsî Bey, Muhacir Hafız Ahmed, Hakkı ve Bekir Efendiler, Şamlı Hafız Tevfîk или скачать в максимальном доступном качестве, видео которое было загружено на ютуб. Для загрузки выберите вариант из формы ниже:
Если кнопки скачивания не
загрузились
НАЖМИТЕ ЗДЕСЬ или обновите страницу
Если возникают проблемы со скачиванием видео, пожалуйста напишите в поддержку по адресу внизу
страницы.
Спасибо за использование сервиса ClipSaver.ru
Dördüncüsü: Muhâcir Hâfız Ahmed’dir. O kendisi söylüyor: “Evet, ben i‘tirâf ediyorum ki: Hizmet-i Kur’âniyede âhiretim nokta-i nazarında ictihâdımda hatâ ettim. Hizmete fütur verecek bir arzuda bulundum. Şefkatli, fakat şiddetli ve keffâretli bir tokat yedim. Şöyle ki: Üstâdım yeni îcâdlara, yani Türkçe ezan gibi şeâir-i İslâmiyeye muhâlif bid‘atlere tarafdâr olmadığı için, benim câmiim de Üstâdımın komşusudur, şuhûr-u selâse geliyor, câmiyi terk etsem, hem ben çok sevab kaybediyorum, hem mahalle namazsızlığa alışacak. Yeni usûl yapmazsam, men‘ edileceğim. İşte bu ictihâda göre, ruhum kadar sevdiğim Üstâdımın muvakkaten başka bir memlekete gitmesini arzu ettim. Bilmedim ki, o yerini değiştirse, başka bir memlekete gitse, hizmet-i Kur’âniyeye muvakkaten fütûr gelir. Tam o sıralarda ben tokat yedim. Şefkatli, fakat öyle dehşetli bir tokat yedim ki, üç aydır daha aklım başıma gelmedi. Lillâhilhamd, Üstâdımın kat‘î ihbârıyla, ona ihtâr edilmiş ki, o musibetin herbir dakikası, bir gün ibâdet hükmündedir ve öyle olmasını da rahmet-i İlâhiyeden ümidvâr olabiliriz. Çünkü o hatâm, bir garaza binâen değildi. Sırf âhiretimi düşünmek noktasından o arzu gelmişti.” Beşincisi: Hakkı Efendi’dir. Şimdi burada olmadığı için, Hulûsî’ye vekâlet ettiğim gibi, ona da vekâleten derim ki: Hakkı Efendi talebelik vazîfesini hakkıyla îfâ ederken, ahlâksız bir kaymakam geldi. Hem Üstâdına, hem kendine zarar SAYFA 45 gelmemek için, yazdıklarını sakladı. Muvakkaten hizmet-i Nûriyeyi terk etti. Birden bir şefkat tokadı ma‘nâsında, bin lira vermekle mükellef olacak bir da‘vâ başına açıldı. Bir sene o tehdîd altında kaldı. Sonra geldi, burada görüştük. Avdetinde hizmet-i Kur’âniyeye talebelik vazîfesine girdi. Şefkat tokadının hükmü kalktı, tebrie etti. Sonra Kur’ân’ı yeni bir tarzda, yani tevâfuk mu‘cizesini gösterir bir sûrette yazmak hususunda talebelere bir vazîfe açıldı. Hakkı Efendi’ye de hisse ayrıldı. Elhak, o hissesine sâhib çıktı. Bir cüz’ünü güzel yazdı. Fakat derd-i maîşet zarûretiyle kendini mecbûr bilip, bizden gizli olarak da‘vâ vekâletine teşebbüs etti. Birden bir şefkat tokadı daha yedi. Kalemi tutan parmağı, muvakkaten kıvrıldı. “Bu parmakla hem da‘vâ vekâleti yapmak, hem Kur’ân’ı yazmak olmayacak!” diye, lisân-ı ma‘na ile ihtâr edildi. Da‘vâ vekilliğine teşebbüsünü bilmediğimiz için parmağına hayret ediyorduk. Sonra anlaşıldı ki, kudsî ve sâfî hizmet-i Kur’âniye, kendine mahsûs gāyet temiz parmakları, başka işe karıştırmak istemiyor. Her ne ise, Hulûsî Bey’i kendim gibi bildim, ona bedel konuştum. Hakkı Efendi de aynen onun gibidir. Eğer benim vekâletime râzı olmazsa, kendi tokadını kendi yazsın. Altıncısı: Bekir Efendi’dir. Şimdi hazır olmadığı için, ben kardeşim Abdülmecîd’e vekâlet ettiğim gibi, onun da i‘timâd ve sadâkatine i‘timâdıma ve Şâmlı Hâfız ve Süleyman Efendi gibi bütün hâs dostlarımın hükümlerine istinâden diyorum ki: Bekir Efendi, Onuncu Söz’ü tab‘ etti. İ‘câz-ı Kur’ân’a dâir Yirmibeşinci Söz’ü yeni hurûf çıkmadan tab‘ etmek için ona gönderdik ve “Onuncu Söz’ün matbaa fiyatını gönderdiğimiz gibi, onu da göndereceğiz” diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakr-ı hâlimi düşünüp, matbaa fiyatı dört yüz banknot kadar olduğunu mülâhaza ederek ve kendi kesesinden vermeye, “Belki hoca râzı olmaz” diye, onun nefsi onu aldatmış; tab‘ edilmedi, hizmet-i Kur’âniyeye mühim bir zarar oldu. İki ay sonra dokuz yüz lirası hırsızların eline geçti. Şefkatli ve dehşetli bir tokat yedi. İnşâallâh zâyi‘ olan dokuz yüz lirası, sadaka hükmüne geçti. Yedincisi: Şâmlı Hâfız Tevfîk’tir. O kendisi söylüyor: “Evet, i‘tirâf ediyorum ki, ben bilmeyerek ve yanlış düşünerek, hizmet-i Kur’âniyeye fütûr verecek harekâtım sebebiyle, iki şefkatli tokat yedim. Şübhem kalmadı ki, bu tokatlar, o cihetten geldi. Birincisi: Lillâhilhamd benim hatt-ı Arabîm Kur’ân’a bir derece uygun bir tarzda ihsân edilmişti. Üstâdım en evvel SAYFA 46 üç cüz’, bana yazmaklığım için verdi, sâir arkadaşlarıma da taksîm etti. Kur’ân yazmak iştiyâkı, risâlelerin tebyîz ve tesvîdindeki hizmet arzumu kırdı. Hem ‘Arabî hattı olmayan sâir arkadaşlara tefevvuk edeceğim’ diye, gururkârâne bir tavırda bulundum. Hatta Üstâdım, yazıya âit bir tedbîr bana söylediği vakit, ‘Bu iş bana âittir’ dedim; ‘Ben bunu biliyorum, ders almaya ihtiyâcım yoktur’ gibi o sözü mağrurâne söyledim. İşte bu hatâmdan dolayı hiç hâtıra gelmeyen fevka’l-me’mûl bir tokat yedim. En az Arabî hattı olan bir kardeşime (Husrev’e) yetişemedim. Bizler bütün hayret ettik. Şimdi anladık ki; bu muvaffakıyetsizliğim bir tokattır. İkincisi: Ben i‘tirâf ediyorum ki, hizmet-i Kur’âniyedeki kemâl-i ihlâs ile olan ve sırf livechillâhiçin yapılan hizmeti, iki vaz‘iyetim ihlâlediyordu. Bu yüzden şiddetli bir tokat yedim. Çünkü ben bu memlekette garib hükmündeyim. Hem garibim, hem şekvâ olmasın, Üstâdımın en mühim bir düstûru olan iktisâd ve kanâate riâyet etmediğimden fakr-ı hâle ma‘rûz olmuşum. ...