У нас вы можете посмотреть бесплатно #tasavvufsohbetleri или скачать в максимальном доступном качестве, видео которое было загружено на ютуб. Для загрузки выберите вариант из формы ниже:
Если кнопки скачивания не
загрузились
НАЖМИТЕ ЗДЕСЬ или обновите страницу
Если возникают проблемы со скачиванием видео, пожалуйста напишите в поддержку по адресу внизу
страницы.
Спасибо за использование сервиса ClipSaver.ru
Bünyamin Erdem, Bünyami Erdem kimdir.Nereden geldiğimi kesin olarak bilmiyorum ama bu gezegene ait olduğum kesin. Çünkü üzerimde toprağının kokusu, kanımda, toprağından fışkıran suyundan izler, ruhumda ise, dağlarında yankı bulan, ozanların bağlamasında tınlayan beyitlerin sesi var... Gözlerim ve şuurum tüm bu yaşantıma dair hakikate açıldığında, yılın 1968, yerin ise Elazığ olduğu söyleniyor. Dedim ya, bu gezegen. Bu benim kanıtlamaya dahi lüzum görmediğim tek doğrum. Hem, ne önemi var ki canım? Şimdi sadete gelelim: Şu bir gerçek ki, manevî boşluk içindeki insan, yeni yeni arayışların peşine düşmekten kurtulamıyor. Belli ki ihtiyacım olan şey bu olsa gerek, ama nihai sonucuna ulaşanın da olmadığını biliyordum. Bunun bilinciyleydi tüm yürüdüğüm yol...Çok muhteşem bir çocukluğumun geride kaldığını söyleyebilirim, fakat buna rağmen normal bir gençlik yaşadığım söylenemez. Hani şu hayalini kurduğunuz normal var ya; içinde hayallerimizin olduğu, insana dair şekillenmiş dünya düşü. Ama olsun. ben dahil kimsenin suçlu olmadığını rahatlıkla söyleyebiliyorum. Kendimi içinde bulduğum bu hakikati, hem tabiat, hem çevre, hem de genetik açıya borçlu olduğumu tasavvuf erbablarının görüşleri sayesinde öğrendim. tabi daha mantıklı bir açıklama hayatıma girerse, bu düşüncemi seve seve onunla değiştirmeye hazırım. Fakat bu kadarı yetmiyormuş. O günden sonra ardı arkası kesilmeyen tek-tük sorgulamalarım başını aldı gitti. Özellikle ontoloji baskısı belimi kırmaya başlayınca, artık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu irdelemek adeta bir görev oldu, ama bir türlü iknaya gelmeyen zihnimin, ileride anarşist bir ruh halini alacağını bilemezdim. çünkü bu zaten kesinlikle kaybedeceğim bir savaştı ama aramızda kalsın. Çünkü ancak ve ancak akılla maddi dünyada önemli mesafeler kat eden insan, aynı başarıyı, içsel-manevî dünyasını tanıma ve tatmin olmada da gösterebilirdi, ama yazık ki gizli bir elin sorunlar çıkardığına kanaat getirmem uzun zaman aldı. Öyle ki geç anlayan bir budalayımdır ya, bu yüzden anlatıklarıma kulak asmanıza gerek yok. Belki de tüm tepinmelerim geç atlattığım çaylaklığımın bir tezahürüydü, kim bilir... Bir gün oturmuş düşünürken, kendimi, toyluğunu, acemiliğini geride bırakmışken buldum. Üniversite yilları ardımda kalırken, siyaset, gazetecelik ve kamu gibi dünya işlerinde çalıştım. Eh, geldiğim 'en son'da yazar kimliğimle hayata devam ediyorum. Bunu söyleyen kaçıncı kişiyim bilemem, ama şurası kesin ki yazın dünyası gerçekten çok çetrefillidir. Ben de az yaşadım değil, yazma serüveninin ekşi-tatlı sevinçlerini ve insana kimi zaman 'yazmayanlar daha mutlu' dedirten anlarını. Her şeye rağmen, tüm insanlara şunu da sesleneyim: Her ne yaparsam yapayım, bunu hiçbir zaman bir iddaa uğuruna yapmadım. Kaldı ki, hayatı ve olayları sorgulamadan geçen bir günümün bile ziyan olduğunu hazmedip, sürekli tefekkür et, araştır, oku, izle... ama üzülerek söylüyorum, bunların aileme hiçbir katkısı olmadığından ötürü hem üzgün, hem de başarısız bir ev reisi olup çıkmıştım. Ev reisi diyorum ha, yani bir de baktım ki evleneli çok olmuş da, dünyaya gelmesine neden olduğum çocuklarım oluvermişti. Ve biliyor musunuz, çocuklarım bana bir yetişkin olarak gerçeklerle nasıl tanışmam ve onlarla nasıl başetmem gerektiğini öğreten birer gözlem odağı oldular. zamanla tabii; olgunlaştım, büyümüşlüğün sağladığı erdemin kokusu çok tuhaf geliyordu. lÇok okumaktan ziyade parçası olmuştum, ruhani âleminin. Ve kendimi, dizlerinin dibinde çömelirken buldum, cisme bürünmüş gördüğüm hayali âlimlerin. Yıllar içinde her şeye 'mutlak kabul' derken, biraz sürrealist olsa da insana isimsiz, sıfatsız mahlukata da merhamet ederek yaşamak gerektiğinı söyleyen; Miyadinli Mehmet Efendi, Şeyh Musa Kazım Efendi, Mahmud Samini, Hacı Muharrem Efendi, Osman Bedreddin Erzurum-i gibi, büyük zatların ibretlik hayatları, kelimenin tam manasıyla beni can evinden vurmuştu. Kararım katiydi. Zaman geçse de onların biyografilerini çıkarıp kitap haline getirdim. Böylece hem hayalim gerçek oldu, hem de onları seven ve merak eden okurlarıyla buluşturdum. Sıkı durun. Hikayem şimdi başlıyor: Bir süre sonra bu eserlerin, gizliden gizliye beni tasavvufun derin dehlizlerinin soğuk ve dirençli iklimine attığını fark edince, bir de baktım ki Ateş-i Suzan, Ateş-i Firkat, Ateş-i Aşk, Dilhun ve Dağların iklimi adlı Romanlar ortaya çıktı. Sanırım ben bir yazarım, demeye başladım kendime; görevim de dünyaya eser bırakanların bıraktıkları yerden devam etmekti...Ha, hayatımı anlatacaktım değil mi? Abartılacak bir şey yok aslında. Nereden başlasam ki? Babam bir ağanın altı çocuğundan biriydi. Fena bir adam değildi, fakat, şey... çok zeki biriymiş gibi algılansa da, tek kelimle safın tekiydi kalbi güzel safderun ve bana kalirsa bu iyi bir şeydi de; Her Neyse, sıkıldınız bunu hissediyorum. Ben böyleyim işte, insanı değil incitmeye, vaktini çalmış olmaktan dahi korkuyorum. Buradan yola çıkınca düşünüyorum da, kendimi tanımlayacak cümle şu olsa gerek: "Ben gerçekten de bir hiçmişim."