У нас вы можете посмотреть бесплатно (34) 18.Mektup/1 | Büyük velilerin bahsettiği acayipler ve ehl-i kalb iki çobanın hikayesi. или скачать в максимальном доступном качестве, видео которое было загружено на ютуб. Для загрузки выберите вариант из формы ниже:
Если кнопки скачивания не
загрузились
НАЖМИТЕ ЗДЕСЬ или обновите страницу
Если возникают проблемы со скачиванием видео, пожалуйста напишите в поддержку по адресу внизу
страницы.
Спасибо за использование сервиса ClipSaver.ru
(34) Mektubat 1. Kısım 18. Mektup 1. mesele, sayfa 68-69-70 (Hayrat Neşriyat Osmanlıca Orijinal Nüsha) Muhyiddini Arabi gibi büyük zatların bahsettikleri şeylerin hakikati nedir? Velilerin keramet halleri nasıl oluşur? Seyyid Abdülkerîm. Alemi misal nedir? Velilerin keşifleri nedir, nasıl yorumlanır? Ayrıca Sıkıntı ve zahmetlere karşı muazzam bir DURUŞ. Av. Ali KURT (30) • (30) 16.Mektup/2 | Hz Üstadın sıkıntı ve z... Dünya sevmeye değer mi? Duyguların ıslahı nasıl olmalı? Av. Ali KURT(14) • (14) 9.Mektup/1 | Keramet ve ikramın farkı... İslamda MİRAS nasıldır, miras taksimindeki hikmetler nelerdir? Av. Ali KURT(18) • (18) 11.Mektup 3-4 Mebhas | İslamî miras t... ON SEKİZİNCİ MEKTUB بِاسْمِه۪ وَاِنْ مِنْ شَئٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ Bu mektub “Üç Mes’ele-i Mühimme”dir. Birinci Mes’ele-i Mühimme: Fütûhât-ı Mekkiye sâhibi Muhyiddîn-i Arab (ks) ve İnsan-ı Kâmil denilen meşhur bir kitabın sâhibi Seyyid Abdülkerîm kuddise sırruhû gibi evliyâ-yı meşhûre, küre-i arzın tabakāt-ı seb‘asından ve Kāf Dağı arkasındaki Arz-ı Beyzâ’dan ve Fütûhât’da Arz-ı Meşmeşiye dedikleri acâibden bahsediyorlar. Gördük, diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise, halbuki bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabul edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilâf-ı vâki‘ ve hilâf-ı hak söyleyen, nasıl ehl-i hakîkat olabilir?Elcevab: Onlar ehl-i hak ve hakîkattirler. Hem ehl-i velâyet ve şuhûddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler. Fakat ihâtasız olan hâlet-i şuhûdda ve rüya gibi rü’yetlerini ta‘bîrde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam kendi rüyasını ta‘bîr edemediği gibi, o kısım ehl-i keşif ve şuhûd dahi rü’yetlerini o halde iken kendileri ta‘bîr edemezler. Onları ta‘bîr edecek, asfiyâ denilen verâset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhûd dahi, asfiyâ makamına çıktıkları zaman, Kitap ve Sünnet’in irşâdıyla yanlışlarını anlarlar. Tashîh ederler. Hem etmişler. Şu hakîkati îzâh edecek şu hikâye-i temsîliyeyi dinle. Şöyle ki: Bir zaman ehl-i kalb iki çoban varmış. Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp yanlarına bıraktılar. Kaval ta‘bîr ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi, “Uykum geldi” deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder. Bakar ki, sinek gibi bir şey, yatanın burnundan çıkıp süt kâsesine bakıyor. Ve sonra kaval içine girer. Öbür ucundan çıkar gider. Bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner. Yine kavaldan geçer. Yatanın burnuna girer. O da uyanır. Der ki: “Ey arkadaş! Acîb bir rüya gördüm.” O da der: “Allah hayır etsin, nedir?” Der ki: “Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acîb bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm. İçine girdim. Altın dolu bir hazine gördüm. Acaba ta‘bîri nedir?”Uyanık arkadaşı dedi: “Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de, şu gevendir. O mağara da şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir. Sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar. İkisini de dünyada mes‘ud edecek altınları buldular! İşte, yatan adamın gördüğü doğrudur. Doğru görmüş. Fakat rüyada iken ihâtasız olduğu için ta‘bîrde hakkı olmadığından, âlem-i maddî ile âlem-i ma‘nevîyi birbirinden fark etmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki, “Ben hakîkî maddî bir deniz gördüm” der. Fakat uyanık adam, âlem-i misâl ile âlem-i maddîyi fark ettiği için ta‘bîrde hakkı vardır ki, dedi: “Gördüğün doğrudur. Fakat hakîkî deniz değil. Belki şu süt kâsemiz senin hayâline deniz gibi olmuş. Kaval da köprü gibi olmuş ve hâkezâ.” Demek oluyor ki, âlem-i maddî ile âlem-i rûhânîyi birbirinden fark etmek lâzım gelir. Birbirine mezc edilse, hükümleri yanlış görünür. küremizde, o acîb tabakalar yerleşemez. Fakat âlem-i ma‘nâ ve âlem-i misâlde ve âlem-i berzah ve ervâhta küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farz etsek, ondan temessül ve teşekkül eden misâlî şeceresi, o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan, bir kısım ehl-i şuhûd, seyr-i rûhânîlerinde arzın tabakalarından bazılarını âlem-i misâlde pek çok geniş görüyorlar. Binler sene bir mesâfe tuttuklarını görüyorlar. Gördükleri doğrudur. Fakat âlem-i misâl sûreten âlem-i maddîye benzediği için, iki âlemi memzûc görüyorlar. Öyle ta‘bîr ediyorlar. Âlem-i sahveye döndükleri vakit, mîzânsız olduğu için, meşhûdâtlarını aynen yazdıklarından, hilâf-ı hakîkat telakkî ediliyor. Nasıl küçük bir aynada büyük bir saray ile büyük bir bahçenin vücûd-u misâlîleri onda yerleşir. Öyle de, âlem-i maddînin bir senelik mesâfesinde, binler sene vüs‘atinde vücûd-u misâlî ve hakāik-i ma‘neviye yerleşir. Hâtime: Şu mes’eleden anlaşılıyor ki, derece-i şuhûd, derece-i îmân-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani, yalnız şuhûduna istinâd eden bir kısım ehl-i velâyetin ihâtasız keşfiyâtı, verâset-i nübüvvet ehli olan asfiyâ ve muhakkikînin...