У нас вы можете посмотреть бесплатно Dolanı Dolanı Gelir - Loudingirra Özdemir (Atlanta, ABD) или скачать в максимальном доступном качестве, видео которое было загружено на ютуб. Для загрузки выберите вариант из формы ниже:
Если кнопки скачивания не
загрузились
НАЖМИТЕ ЗДЕСЬ или обновите страницу
Если возникают проблемы со скачиванием видео, пожалуйста напишите в поддержку по адресу внизу
страницы.
Спасибо за использование сервиса ClipSaver.ru
Arabanın arka camı, sırtüstü yattığım yerden parlak bir yıldız takımına bakıyor. Şimdi gözlerimin temas ettiği bu yıldız takımı, çocukluğumun geçtiği o küçük Anadolu köyünün tezek kokan sıcak gecelerinde, ahşap tavanlı bir evin damına serili yünden döşek ve yorganın içinden seyrettiğim aynı yıldız takımıydı. O çocuğun, göğe baktıkça hayattan öte bir dünyayı süslediğini zannettiği o yıldız takımı, nasıl da lezzetli bir ruhaniyet taşırdı. Oysa aynı yıldız takımı, şimdi en adi cinsinden bir ışık saçıyordu yalnızca. Saf bir gözlemleme ve çevresini tanıma içgüdüsünden ibaret olan bir çocuğun ile dünya şehirlerini ve sokaklarını her an teninde duyan bir sırtçantalı seyyahın baktıkları aynı nesnede, birbirine zıt şeyler görmesi, özneden bağımsız, dışarıda mutlak bir hakikatin imkansızlığı fikrini yüzüme haykırıyor, ürperiyorum. Trafik gürültüsünden yarı baygın yarı uykulu geçen geceden sonra, sabahın kızıllığıyla birlikte ormanlık alana gidip tuvaletimi yapıyorum. Geri geldiğimde Chloe uyanmış, ön koltukta meditasyon yapıyordu. Yanağından bir gözyaşı damlasının usul usul süzüldüğünü görüyorum. Chloe meditasyonunu bitirdikten sonra, yatağın üzerinde karşılıklı oturup kahvaltımızı ediyoruz. Kahvaltıda, yarım pet şişe suyumuz ve iki tane muzumuz vardı. Kahvaltımızı yaparken, Chloe’nin gözleri, her meditasyondan sonra olduğu gibi, şimdi de tüm varlığı kucaklayan sessiz ve cömert bir enerjiyle parlıyor. Gözlerini kırpmadan bana bakıyor. Şimdiye kadar içimde duyduğum derin boşluk ve boğucu kaygı, yerini tuhaf bir teslimiyete bırakıyor. Öyle ya, madem şu karşımdaki çiçeği burnunda seyyah, bu yola kendi iradesiyle talip olmuştu, o halde ne diye yalnızca payıma düşen acıyla yetinmiyordum! Ne var ki bu konuda kendime söz geçirebileceğimden hiç emin değilim. Öğlene doğru, tepemizde yavaş yavaş bulutlar toplanıyor. Çok geçmeden gökteki maviliğin tüm tonlarını örtüyorlar. Ardından şiddetli bir yağmur başlıyor. Tüm bu olanları, nadir gerçekleşen bir doğa olayıymış gibi izliyorum; fakat aynı zamanda, infazını bekleyen bir idam mahkumunun talihi karşısındaki ilgisizliği ve teslimiyeti var üzerimde. Olduğum yerde kollarım sarkıveriyor. Omuzlarım da çökmüştür muhakkak. Chloe’ye bakıyorum, “Hazırlan ölüyoruz” desem, buna seve seve boyun eğecek bir hali var. Onun, başka zamanlarda takdir ettiğim bu teslimiyetçi hali, nedense şimdi sinirlerimi bozuyordu. En azından stepneyi takmak gerekti. İkimiz de daha önce hiç lastik değiştirmemiştik, zor bir şey olmamalıydı. Stepneyi bir şekilde takacaktık; peki ya sonrası? İşte işler burada çetrefilleşiyordu. Diğer lastiklerin de değişme zamanı çoktan gelip geçtiğinden, risk alıp uzun yol gitmek istemiyorduk. En yakın lastikçiye sürmek istiyorduk. Bunun için de paraya, yani sistemi ayakta tutan o kutsal nesneye ihtiyacımız olacaktı ve o da bizde yoktu. İkindiye doğru, bulutlar ağır yüklerinden arınmış olmanın hafifliğiyle dağılıyor. Arabanın arka kapısını açıp eşikte oturuyorum. Yüzüm ormana dönük. Chloe ne halde, ilgilenmiyorum. Şu an tahammül edebileceğim en son şey, bir başka insanın varlığı. Bir an, Türk dostumuzu aramayı aklımdan geçiriyorum. Amerikaya gelirken tanışmıştık. Maddi manevi desteğini, yolculuğumu sürdürme noktasında esirgemeyen gönül insanıydı. Memnuniyetle bizi bu durumdan kurtarabilir, hatta bu zamana kadar aramadığımı duysa belki de sitem ederdi. Fakat bundan vaz geçiyorum. Hava kararıyor. Ben hala yerimdeyim. Chloe tuvalet ihtiyacını karşılamak için ormana gidecek. Arkamda ürkek ürkek kıpırdayışını duyuyorum çünkü. Evet, şimdi de ensemde sıcak nefesi ile sessizce bekliyor. Kendi gerçekliğimden ve özümden beni çekip çıkaran bu önemsiz gelişme karşısında, gönülsüzce ve zoraki bir çabayla kenara çekilip yol veriyorum. Dış dünyayı incitmekten korkarcasına yumuşak hareketlerle arabadan çıkıyor. Ayağında, konuk olduğumuz çatıların birinde hediye edilen, yıpranmış parmak arası terliğiyle otların üzerinde yürüyor. Arkasından onu bol bol seyrediyorum: Acımasız fizik kanunları, bir porselen kadar narin ve kırılgan bu endamı bunca yıldır ayakta tutuyorsa, hiç şüphesiz taşıdığı yüce ruhun yüzü suyu hürmetineydi. Az ilerideki çalılıklarda bir hayalet gibi gözden kayboluyor. YAZININ DEVAMI YORUMDA.