У нас вы можете посмотреть бесплатно Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali // konuk Haydar Ergülen // Ben Okurum или скачать в максимальном доступном качестве, видео которое было загружено на ютуб. Для загрузки выберите вариант из формы ниже:
Если кнопки скачивания не
загрузились
НАЖМИТЕ ЗДЕСЬ или обновите страницу
Если возникают проблемы со скачиванием видео, пожалуйста напишите в поддержку по адресу внизу
страницы.
Спасибо за использование сервиса ClipSaver.ru
Türk edebiyatının en çok okunan romanlarından biri var bu kez "Ben Okurum"da. 1940 yılının Aralık ayında Hakikat gazetesinde Büyük Hikâye başlığı altında tefrika edilmeye başlanan, 8 Şubat 1941’de 48. Bölümüyle sona erdikten iki yıl sonra, 1943’de kitap olarak basılan, 10 yılı aşkın süredir ülkemizde hep çok satan kitaplar listesinde yer alan, bir edebiyat fenomeni haline gelmiş bir roman: Kürk Mantolu Madonna. Ve tabii onun, eserleri kadar hayatıyla da trajik ölümüyle de çok ilgi çeken yazarı: Sabahattin Ali. Yani bu bölümde yolumuz uzun. Çünkü yazar da eser de bu ülkenin en çok tartışılan konularından. Ama önce açılışta sizinle paylaştığım bölümden başlayalım isterseniz. Neden bu bölümü seçtim biliyor musunuz? Sadece romanımızın baş kahramanı Raif Efendi’nin Kürk Mantolu Madonna ile ilk karşılaşma anı olduğu için değil. O açıdan da etkili elbette ama bence hem bir romancı olarak Sabahattin Ali’den izler var bu paragrafta hem de sanata dair çok şey söylüyor bize. Bana çok etkileyici geliyor bu yüzden. Farkındaysanız, ilk kez gördüğü bir kadın portresinde başka sanat eserlerine göndermeler yapıyor Sabahattin Ali, yedi yaşından beri okuduğu kitaplardan tanıdığını söylüyor tablodaki kadını, beş yaşından beri kurduğu hayallerden. Sanki gözümüzün önünde bir kadın karakter yaratıyor hangi eserlerde kime benzettiğini açıklarken… Kaşı, gözü, çehresi var elbette bu tanımlamada. Ama daha derin, daha ruhuna, kişiliğine dair bir şeyler de var. Sabahattin Ali, Maria Puder’i Raif Efendi’nin gözünden tarif ederken, sanki bir romancının kendi için yazdığı notları paylaşıyormuş gibi geliyor bana. Ve geçmişteki metinlerin nasıl yenilerine yol açtığı, edebiyatın nasıl birbirinden beslendiği gerçeği yatıyor satırlarda. Sanatçı ve eseri ikilemine dair de çok şey söylüyor bu bölüm. Çünkü bir sonraki sahnede, yanına gelen Maria Puder’in oto-portredeki kadın olduğunu anlamayacaktır Raif Efendi. Sanat eseri sanatçıdan öteye gitmiştir zira. Başka şeyler eklenmiştir üstüne. Sanatın gücü girmiştir devreye. Ooo hooo bodoslama daldın mevzuya, bu gidiş nereyedur, diyorsanız, itirazlarınıza hak veriyor ve kısa kesiyorum. Ama söylemiştim, yolumuz uzun, konumuz derin. İzin vermeyeceğim öyle, koskoca Kürk Mantolu Madonna’nın ‘alt tarafı bir aşk romanı işte’ diye yaftalanmasına. Aşkı küçük gördüğümden değil. Aşk gibisi var mı dünyada…! Bir kitap çok sattığında hemen değersiz bulunmasına karşı olduğumdan da değil, hoş karşıyım, ama ondan değil. Daha çok, her şeyin tek boyutlu değerlendirilmesinden sıkıldığımdan galiba. Yazılışından 80 küsur yıl sonra bile, yazıldığı gündeki dünyadan bambaşka bir dünyaya gözlerini açmış, gencecik insanları etkilemeyi sürdürüyorsa sıradan bir aşk hikâyesi anlattığı için olamaz değil mi? O aşk hikâyesini nasıl anlattığı, yarattığı kadın ve erkeğin bugünün okuruna hâlâ ve belki de özellikle şimdi çekici gelmesinin nedenleri göz ardı edilemez değil mi? Ayrıca, yazarının kimliği, diğer eserleri göz önüne alınmadan değerlendirmek de mümkün değil bu kitabı. Evet haklısınız, tam da anladığınız gibi, sosyal medya diliyle söylemek gerekirse, biraz Sabahattin Ali övmeye geldim. Eh ne demişler, kendini öveni koy kaç, eli öveni al kaç. Ama tabii yalnız değilim. Benim gibi övme niyetlisi birini de buldum geldim. Şiirin ve denemenin ustalarından sevgili Haydar Ergülen ile konuşacağız Sabahattin Ali’yi ve Kürk Mantolu Madonna’yı. “Büyük salonun kapıya yakın bir duvarının önünde birdenbire durdum. O andaki hislerimi, bilhassa aradan bu kadar seneler geçtikten sonra, anlatmama imkân yok. Yalnız orada, kürk mantolu bir kadın portresinin önünde, mıhlanmış gibi durduğumu hatırlıyorum. Resimleri seyredip geçenler, vücutlarıyla beni sağa sola itiyorlar, fakat ben olduğum yerden ayrılamıyordum. Bu portrede ne vardı? Bunu izah edemeyeceğimi biliyorum; yalnız, o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı. Bu çehreyi veya benzerini hiçbir yerde, hiçbir zaman görmediğimi ilk andan itibaren bilmeme rağmen, onunla aramızda bir tanışıklık varmış gibi bir hisse kapıldım. Bu soluk yüz, bu siyah kaşlar ve onların altındaki siyah gözler, bu koyu kumral saçlar ve asıl, masumluk ile iradeyi, sonsuz bir melal ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade, bana asla yabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum. Onda Halit Ziya’nın Nihal’inden, Vecihi Bey’in Mehcure’sinden, Şövalye Buridan’ın sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Kleopatra’dan, hatta mevlit dinlerken tasavvur ettiğim, Muhammed’in annesi Âmine Hatun’dan birer parça vardı. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir imticazıydı.” #denizyücebaşarır #benokurum #kürkmantolumadonna #sabahattinali #haydarergülen