У нас вы можете посмотреть бесплатно Allah’ın isyankârları, anında helak etmemesinin sebebi nedir? или скачать в максимальном доступном качестве, видео которое было загружено на ютуб. Для загрузки выберите вариант из формы ниже:
Если кнопки скачивания не
загрузились
НАЖМИТЕ ЗДЕСЬ или обновите страницу
Если возникают проблемы со скачиванием видео, пожалуйста напишите в поддержку по адресу внизу
страницы.
Спасибо за использование сервиса ClipSaver.ru
Konu: Yirmi Beşinci Söz Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰۤى اَنْ يَاْتوُا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لاَ يَاْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيراً (Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.) (“De ki: ‘And olsun, eğer bu Kur’ân’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.’ ” İsrâ Suresi: 88.) … ONUNCU NÜKTE-İ BELÂĞAT: Kâh oluyor, ayet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder. Sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esma ile hatime verir; teselli eder. Meselâ: قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لاَبْتَغَوْا اِلٰى ذِى الْعَرْشِ سَبِيلاً - سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوّاً كَبِيرًا - تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْفِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلٰكِنْ لاَتَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا (“Deki: Eğer onların dedikleri gibi, Allah ile beraber başka ilâhlar da bulunsaydı, Arşın sahibi olan Allah’a üstün gelmek için elbette bir yol ararlardı. • Allah, onların söyledikleri şeylerden pek münezzehtir ve pek büyük bir yücelikle yücedir. • Yedi gökle yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin; lâkin siz onların tesbihini anlamazsınız. Şüphesiz ki O halimdir, ceza vermekte acele etmez; gafurdur, günahları çokça bağışlar.” İsra Suresi: 42-44.) İşte şu ayet der ki: “De: ‘Eğer dediğiniz gibi mülkünde şeriki olsaydı, elbette Arş-ı Rububiyetine el uzatıp müdahale eseri görünecek, bir derecede bir intizamsızlık olacaktı. Halbuki, yedi tabaka semavattan tut tâ hurdebinî zîhayatlara kadar herbir mahlûk, küllî olsun cüz’î olsun, küçük olsun büyük olsun, mazhar olduğu bütün isimlerin cilve ve nakışları dilleriyle, o Esmâ-i Hüsnanın Müsemmâ-i Zülcelâl’ini tesbih edip şerik ve nazirden tenzih ediyorlar.’ ” Evet, nasıl ki sema güneşler, yıldızlar denilen nurefşan kelimâtıyla, hikmet ve intizamıyla Onu takdis ediyor, vahdetine şehadet ediyor; ve cevv-i hava dahi bulutların sesiyle, berk ve ra’d ve katrelerin kelimatıyla Onu tesbih ve takdis ve vahdaniyetine şahadet eder; öyle de, zemin, hayvanat ve nebatat ve mevcudat denilen hayattar kelimatıyla Hâlık-ı Zülcelâl’ini tesbih ve tevhit etmekle beraber; herbir ağacı, yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimatıyla yine tesbih edip birliğine şehadet eder. Öyle de, en küçük mahlûk, en cüz’î bir masnu, küçüklüğü ve cüz’iyetiyle beraber, taşıdığı nakışlar ve keyfiyetler işaretiyle pek çok esma-i külliyeyi göstermekle Müsemma-i Zülcelâl’i tesbih edip vahdaniyetine şahadet eder. İşte, bütün kâinat birden, bir lisanla, müttefikan Hâlık-ı Zülcelâl’ini tesbih edip vahdaniyetine şahadet ederek kendilerine göre muvazzaf oldukları vazife-i ubudiyeti kemal-i itaatle yerine getirdikleri hâlde, şu kâinatın hülâsası ve neticesi ve nazdar bir halifesi ve nazenin bir meyvesi olan insan, bütün bunların aksine, zıddına olarak ettikleri küfür ve şirkin ne kadar çirkin düşüp ne derece cezaya şayeste olduğunu ifade edip, bütün bütün ye’se düşürmemek için; hem şunun gibi nihayetsiz bir cinayete, hadsiz çirkin bir isyana Kahhâr-ı Zülcelâl nasıl meydan verip, kâinatı başlarına harap etmediğinin hikmetini göstermek için اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا (“Şüphesiz ki O halimdir, ceza vermekte acele etmez; gafurdur, günahları çokça bağışlar.” İsra: 44.)der. O hatime ile hikmet-i imhali gösterip, bir rica kapısı açık bırakır. İşte, şu on işarat-ı i’caziyeden anla ki, ayetlerin hatimelerindeki fezlekelerde, çok reşahat-ı hidayetiyle beraber çok lemeat-ı i’caziye vardır ki, bülegaların en büyük dâhîleri şu bedî üslûplara karşı kemal-i hayret ve istihsanlarından parmağını ısırmış, dudağını dişlemiş, “Ma haza kelamu beşer” (Bu hiçbir beşerin sözü olamaz.) demiş; اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحٰى ‘ya (“O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” Necm Suresi: 4.) hakkalyakîn olarak iman etmişler. Demek, bazı ayette, bütün mezkûr işaratla beraber, bahsimize girmeyen çok mezâyâ-i aheri de tazammun eder ki, o mezâyânın icmaında öyle bir nakş-ı i’caz görünür ki, kör dahi görebilir. İKİNCİ ŞULENİN ÜÇÜNCÜ NURU Şudur ki: Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemal cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde, “Kim söylemiş? Kime söylemiş? Niçin söylemiş? Ne makamda söylemiş?” ise bak, yalnız söze bakıp durma. Madem kelâm kuvvetini, hüsnünü bu dört menbadan alır. Kur’ân’ın menbaına dikkat edilse, Kur’ân’ın derece-i belâgati, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat: İstanbul, Şubat 2004, s. 695-698.