У нас вы можете посмотреть бесплатно Abdülkadir Geylanî'nin Huzuruna Gusülsüz Gelen Emirin Başına Gelenler! (Münir Derman (k.s.)) или скачать в максимальном доступном качестве, видео которое было загружено на ютуб. Для загрузки выберите вариант из формы ниже:
Если кнопки скачивания не
загрузились
НАЖМИТЕ ЗДЕСЬ или обновите страницу
Если возникают проблемы со скачиванием видео, пожалуйста напишите в поддержку по адресу внизу
страницы.
Спасибо за использование сервиса ClipSaver.ru
Bu video, “keramet nedir?” sorusunu masal zanneden akla değil; hakikati teslimiyetle arayan kalbe hitap eder. Çünkü keramet, gösteri değildir; hokkabazlık hiç değildir. Keramet; Allah tarafından yaratılmış bir hakikatin, insanın idarî ve idrak hududuna indirilmesidir. Yani görülmeyeni görünür, anlaşılmayanı anlaşılır kılma lütfudur. Bu işi bilen zata da Velî denir. Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak buyurur: “Allah, dostlarına korku yoktur; onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Yûnus, 62) Velâyet; Allah’ın kulunu koruması, kulun da Allah’a tam teslim olması hâlidir. Keramet, bu teslimiyetin bir neticesidir; amaç değildir. Hz. Abdülkâdir Geylânî (k.s.) ile zamanın emiri arasında geçen bu ibretli hâdise, zamanın ve mekânın mutlak olmadığını, Allah’ın kudreti karşısında bükülebilir olduğunu anlatır. Emir, akılla çözülemeyecek bir hâli yaşar; bir an içinde yıllar, yıllar içinde bir an tecelli eder. Bu hâl, Kur’ân’ın işaret ettiği hakikatin canlı bir misalidir: “Bir işi dilediği zaman O’nun emri sadece ‘Ol!’ demesidir; hemen olur.” (Yâsîn, 82) Burada anlatılan “zaman içinde zaman” sırrı, insan aklını zorlar. Zorlar çünkü akıl; ölçer, tartar, sınırlar. Oysa hakikat bazen ölçüyü aşar. Evliyaullah bu noktada der ki: “Akıl kapıya kadar götürür, kapıdan içeri iman girer.” Hocamızın ısrarla vurguladığı gibi; bu anlatılanlar masal değildir. Masal diyen, kendi idrak hududunu hakikat sanandır. Kur’ân’da Hz. Musa kıssasında buyurulur: “Len terânî – Sen Beni göremezsin.” (A‘râf, 143) Dikkat edin: “Ben görünmem” denmiyor; “Sen göremezsin” deniyor. Yani mesele Allah’ın gizlenmesi değil, bizde görme hassasının henüz verilmemiş olmasıdır. Bu dünya, görme hassasının tamamlandığı yer değildir. Nitekim Kur’ân’da: “O gün yüzler vardır; pırıl pırıldır. Rablerine bakarlar.” (Kıyâme, 22–23) buyrulur. Görmek vardır; ama yeri burası değildir. Evliya bu yüzden “ölmeden önce ölünüz” sırrını anlatır. Çünkü ölüm, yokluk değil; perde değişimidir. Işık ve ses misali bu hakikati açıklar: Işık saniyede üç yüz bin kilometre gider; biz onun titreşimini göremeyiz, sürekli sanırız. Ses ise daha yavaştır; kulağımızla idrak ederiz. Kur’ân’da “Es-Semî‘, el-Basîr” buyurulmasının hikmeti buradadır. İşitme, çoğu zaman görmeden daha derindir. Nice hakikat vardır ki göz görmez, kulak işitir; kalp tasdik eder. Fotoğraf misali de bunun içindir: Film vardır ama görünmez; banyo ister. İnsan da bu dünyada filmdir; ahiret banyosunda suret ortaya çıkar. O banyoya girenler, dünyada yalanla, hırsla, zulümle kirletmedikleri yüzleriyle Rablerine bakarlar. Son söz şudur: Allah insandan gizlenmiş değildir. Bizde O’nu görecek hassa henüz yoktur. Cenâb-ı Hak her an tecellî hâlindedir. “Gizli hazine” oluşu, saklanmak değil; bilinmek muradıdır. Bu video, sizleri inkâra değil; edebe, akla değil; teslimiyete, görmeye değil; inanmaya davet eder.