У нас вы можете посмотреть бесплатно Öğrencimiz Erdi Kökerer'in "TRIGORIN" Monologu или скачать в максимальном доступном качестве, видео которое было загружено на ютуб. Для загрузки выберите вариант из формы ниже:
Если кнопки скачивания не
загрузились
НАЖМИТЕ ЗДЕСЬ или обновите страницу
Если возникают проблемы со скачиванием видео, пожалуйста напишите в поддержку по адресу внизу
страницы.
Спасибо за использование сервиса ClipSaver.ru
Tiyatro Teras'ın kuruluşundan bu yana emek veren, oyunlarımızda Nick Bottom, Proseför, Siraküzalı Antipholus, Kaymakam ve Sam rolleri ile sahneye çıkan, ilk öğrencilerimizden Erdi'nin, yeni monologu yayında! Oyun adı: Martı Yazan: Anton Pavloviç Çehov Çeviren: Ataol Behramoğlu TRIGORIN: Fakat nedir güzel olan benim hayatımda? Gidip yazmam gerek şimdi. Özür dilerim zamanım yok… Derler ya hani, tam can alıcı noktama dokundunuz… Heyecanlanmaya, biraz da kızmaya başladım. Fakat konuşalım hadi… O çok güzel, aydınlık bulduğunuz hayatımdan söz edelim… Fakat bilmem ki nerden başlamalı? Bakın insanın gece gündüz aklından çıkmayan birtakım saplantıları vardır. Sözgelimi aya takmıştır kafasını. İşte benim de kendime göre böyle bir ay var kafamda. Bir düşünce yakamı bırakmaz hiç: Yazmam gerek, yazmam gerek, yazmam gerek diye tekrarlayıp dururum. Bir hikaye ya da romanı mı bitirdim, nedense hemen bir başkasını, sonra bir üçüncüsünü, onun ardından dördüncüsünü yazmak zorundayımdır… Konaklama yerlerinde dinlenmeden at değiştiren bir yolcu gibi durmaksızın yazarım, başka türlü davranmak da elimde değildir. Bunda güzel ya da aydınlık olan ne var, sorarım size? Of, ne saçma bir hayat bu! Alın işte, sizinle birlikte olmaktan haz duyuyorum şu anda, ama bitmemiş bir hikaye ta da romanın beni beklediği düşüncesi de bir an bile çıkmıyor aklımdan. Gökyüzüne bakıp da kuyruklu piyanoya benzeyen şu bulutun süzülüp gittiğini mi gördüm; hemen, bir hikayemin bir yerine gökyüzünden kuyruklu piyanoya benzeyen bir bulutun süzülüp gittiğini koymalıyım diye düşünürüm. Vanilya çiçeği kokuyor değil mi? Hemen mim koyarım: ‘’Ağdalı bir koku, çiçeği dul kadın giysisi renginde, bir yaz akşamı tasvirinde kullanılacak…’’ Sizin ağzınızdan ve kendi ağzımdan çıkan her sözcüğü kaptığım gibi, edebiyat dağarıma tıkıştırırım, bakarsın işe yarar! Bir çalışmayı bitirdiğimde dinlenebilmek, havasından çıkmak için tiyatroya ya da balık tutmaya koşarım. Ama hayır! Demir gülleye benzeyen bir şey kafamın içinde yuvarlanmaya başlamıştır bile. Yeni bir konu masaya sürükler beni ve dinlenme fırsatı bulmadan bir kez daha yazmaya koyulurum. Bu böylece sürüp gider… Kendimden rahat yoktur bana. Tanımadığım birilerine bal vermek için kendi hayatımı yok ettiğimi, en güzel çiçeklerimin tozunu yağmaladığımı, çiçeklerin kendilerini de koparıp köklerini ayaklarımın altında ezdiğimi hissederim. Şimdi kaçık değil de ne derler bana? Yakınları, tanıdıkları, aklı yerinde bir insana davranır gibi davranırlar mı böyle birine? ‘’Şu ara ne var tezgahta? Bize ne armağan edeceksiniz acaba?’’ Hep aynı sorular, aynı tavırlar… ve bana öyle geliyor ki artık yakınlarımın ilgileri, övgüleri, hayranlıkları, tüm bunlar, aldatmacadan başka bir şey değil. Bir hastayı aldatır gibi aldatıyorlar beni. Hani bazen korkuyorum, Gogol’ ün Poprişçin’ i gibi, bir gün arkamdan usulca yaklaşıp, yakaladıkları gibi tımarhaneye kapatacaklar diye…